AHMEDÎ
                                              
                                               İlet benüm selâmumı dildâre iy sabâ
                                               Arz eylegil peyâmumı ol yâre iy sabâ
                                               .....
                                               Digil ki Ahmedî'ye niçe zahm urasın
                                               Gammaz gamzelü gözi mekkâre iy sabâ

Hayatı
Klasik Türk edebiyatının kurucu şairlerinden biri olan Ahmedî'nin asıl adı İbrâhim, lakabı Tâcüddin, babasının adı Hızır'dır. Kâtip Çelebi onun tam adının Tâcüddin İbrâhim bin Hızır olduğunu belirtir.

Ahmedî'nin hayatı hakkındaki bilgiler yetersizdir. Kesin olarak bilinmemekle birlikte 1334/1335 yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir.

Büyük Osmanlı âlimi Taşköprizâde, meşhur eseri Şakâyık'ta Ahmedî'nin Germiyanlı (Kütahyalı) olduğunu söyler. İsmail Hakkı Uzunçarşılı Kütahya Şehri isimli eserinde onun Uşak'ın Sivaslı beldesinde doğduğunu kaydeder. Saadeddin Nüzhet de Türk Şairleri isimli eserinde aynı görüşü paylaşarak bazı tezkirecilerin Ahmedî'yi Sivaslı olarak göstermesinin Uşak'ın Sivaslı beldesi ile Sivas şehrini karıştırmalarından kaynaklandığını belirtir.

İlk öğrenimine Kütahya'da başlayan Ahmedî, bilgisini arttırmak ve öğrenimini tamamlamak için Mısır’a gitmiş, Kahire'de Şeyh Ekmeleddin’in öğrencisi olmuş, Anadolu'nun İbn Sînâ'sı diye anılan hekim, kelam âlimi ve müfessir Hacı Paşa ve yine onun gibi büyük bir âlim olan Mola Fenârî ile ders arkadaşlığı yapmıştır. Ahmedî Mısır'da, İslâmî ilimlerin yanında tasavvuf, tıp, matematik, fizik, astronomi gibi alanlarda bilgi ve kültürünü artırarak memleketine dönmüştür.

Mısır dönüşü Kütahya'da Germiyanoğullarının hizmetinde bulunan Ahmedî, Kütahya'nın Osmanoğullarına geçmesinden sonra Kütahya'ya vali tayin edilen Yıldırım Bayezid'in sohbet arkadaşı olmuş, ondan saygı ve iltifat görmüştür. Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda Timur'a yenilmesinden sonra Yıldırım Bayezid'in büyük oğlu Emîr Süleyman Çelebi'nin yakın dostu olmuş ve onun 1411 yılında öldürülmesine kadar yanından hiç ayrılmamıştır. Emîr Süleyman Çelebi'nin ölümünden sonra kendisine bir hâmi arayan Ahmedî, o sırada Bursa’ya gelen I. Mehmed’in çevresine girmeye çalışmıştır.

Kaynaklar Ahmedî'nin seksen yaşında iken 1413 yılında Kütahya'da vefat ettiğini belirtir. Sehî Bey "kabri Kütahya'dadır." der; ama bugün mezar yeri belli değildir.

Kişiliği
Ahmedî yaşadığı devirde bilgili, kültürlü, hoş-sohbet ve nüktedan biri olarak tanınmıştır. Eserlerinden anlaşıldığına göre şiir ve edebiyattan başka matematik, tıp ve tasavvufla meşgul olmuştur. Lâtifî ondan bahsederken şu notu düşmüştür: "Murad Han Gazi devrinde Boy Beylerinden Mîr Süleyman'ın mâdih ve vâsıfı idi ve ol asrın şâir-i pür maarifi idi, İskendernâme'yi mezburun nâmına demiştir. Ve ilm-i zâhir ve bâtında âfâk ve enfüsî teşbîyh ve temsîl ile hendese ve heyetten ve ilm-i nücûm ve hikmetten çok meânî ve maarif harc ve derc etmiştir." Fakat himayesinde bulunduğu kişilerin kötü akıbetleri onun talihsizliği olarak kabul edilir. Nitekim ömrünün son yıllarını sıkıntılar içinde geçirdiği bilinmektedir.      

Ahmedî ile Timur arasında geçen olay
Ahmedî söz ve sohbetindeki güzellik dolayısıyla devlet büyükleri tarafından meclislerde aranan biri olmuştur. Gelibolulu Âli'nin Künhü'l-ahbâr, Taşköprizâde'nin Şakâyık, Âşık Çelebi'nin Meşâirü'ş-şuarâ ve Kınalızade Hasan Çelebi'nin Tezkiretü'ş-şuarâ isimli eserlerinde anlatılan olay şudur:
Ahmedî, Ankara Savaşı'ndan sonra Timur'a Amasya'da bir kaside sunar. Timur Ahmedî'nin hem kasidesini hem de sohbetini beğenir. Bir gün bir hamam sohbeti yaparlar. Timur hamamda bulunanlar için Ahmedî'ye:
"- Şunlara bir kıymet biç!" der.
Ahmedî de her birisi için ayrı ayrı kıymetler biçer. Ahmedî'nin değerlendirmeleri Timur'un hoşuna gider.
"- Molla, sen iyi kıymet biçiyorsun. Benim kıymetimin ne olduğunu da söyleyiver." der.   
Ahmedî Timur'a seksen akçe kıymet biçer. Timur:
"- Behey Ahmedî, bu ne insaftır ki bana seksen akçe kıymet bağladın. Yalnız belimdeki futa (peştemal) seksen akçe eder." deyince Ahmedî:
"- Zaten benim de kıymet biçtiğim bu futadır. Yoksa sen iki pul etmezsin." diye cevap verir.
Ahmedî'nin bu cevabı Timur'un hoşuna gider ve ona ihsanlarda bulunur.
Bu olay halk arasında Nasreddin Hoca ile Timur arasında geçmiş gibi anlatılmaktadır. Ancak Nasreddin Hoca'nın Timur'un Anadolu'ya gelmesinden çok önce yaşamış olması nedeniyle karşılaşmaları imkansızdır.    

Edebî şahsiyeti
Dönemindeki şair ve yazarlara göre çok eser yazan Ahmedî, doğu ve batı kaynaklarına hâkim bir şairdir. Türkçenin işlenmesine ve gelişmesine eserleriyle büyük katkı sağlayan şair, Divan şiirinin Hoca Dehhânî’den sonra Kadı Burhaneddin ile birlikte kurucuları arasında yer alır. Şiirleri XIV. ve XV. yüzyılın dil özelliklerini büyük ölçüde yansıtmaktadır. Divan'ında atasözlerine, deyimlere ve halk söyleyişlerine yer veren Ahmedî'nin mısralarında diğer divan şairlerinde olduğu gibi çok sayıda edebî sanata, kelime oyunlarına ve mazmunlara rastlanılmaktadır.

Öğreticilik yönü de bulunan Ahmedî, şiiri ve sanatı ile övünen ve kendini beğenen bir şairdir. Ahmedî, kendisini devrinin Hassân’ı olarak görür. Selmân ve Sa’dî’den üstün olduğunu söyleyen Ahmedî; Elvan Çelebi, Şeyhoğlu Mustafa ve Kemaloğlu gibi kendinden önceki ve devrinin bazı şairlerini daha çok kişiliklerinden dolayı eleştirir. Yine kendisi gibi Kütahyalı olan Şeyhoğlu Mustafa ise, Kenzü’l-Küberâ ve Mehekkü’l-Ulemâ adlı eserinde kendinden önceki ve çağdaşı şairlerin adlarına yer verip, işlediği konuya göre hemen hepsinden bahsetmesine rağmen Ahmedî’den hiç söz etmemiştir. Dehhânî ve Gülşehrî’nin şiirlerini beğenen Ahmedî’de Mevlânâ, Yûnus Emre ve Gülşehrî’nin etkisi görülür. Ahmedî’nin,
            Cihândan ben usanmışam bana sini gerek sini
            Kamulardan uşanmışam bana sini gerek sini
beytiyle başlayan gazeli Yûnus’a bir naziredir ve baştan sona Yûnus’un fikir ve söyleyişini yansıtır.

Şiirlerinde gerçekçi olan Ahmedî, bazen resmeder gibi gazeller yazar ve mevsimler onda doğal renkleri ile görünürler. Ahmedî’nin şiirlerinde Gülşehrî’de olduğu gibi varlığı eski Türk şiirine kadar çıkan “dedim-dedi” şeklinde veya “sorulu-cevaplı” karşılıklı söyleyişler, atışmalar ve münazaralar da görülür.
Didüm yâre ki yüzün ergavândur
            Didi kim kâmetüm serv-i revândur

Ahmedî, Bursa için yazdığı kaside ile Türk edebiyatında ilk şehir kasidesi yazan şair unvanını almıştır. Kasidelerinin çoğunu Emir Süleyman Çelebi'ye yazan Ahmedî, mevsimleri -bahariyye ve hazaniyye- kasidelerinde işleyen ilk şairdir. Hem kaside hem terkîb-i bend şeklinde mersiyeleri bulunan şair, bu şiirlerinin tamamını Emir Süleyman Çelebi için yazmıştır. Medhiyelerinde olduğu gibi mersiyelerinde de duygularını samimi şekilde dile getiren şair, Ahmed Paşa’dan Bâkî’ye kadar gelen çizgide terkîb-i bend şeklinde yazılan mersiyelerin öncüsüdür.

Ahmedî'nin Eserleri
1. Divan : Ahmedî’nin geniş hacimli olan divanının altı nüshası tespit edilmiştir. Bunlardan  Vatikan Kütüphanesi ile Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki yazmaları en önemli nüshalardır. Tunca Kortantamer altı nüshayı ayrıntılı olarak tanıtmış, Yaşar Akdoğan da tenkitli metnini hazırlayarak dil hususiyetleri üzerinde bir doktora çalışması yapmıştır. Yaklaşık 9 000 beyit hacmindeki Divan'da 800'ün üzerinde manzume bulunmaktadır.

2. İskendernâme : Ahmedî, edebiyatımızda daha çok bu mesnevisiyle tanınır. 1390 yılında telif edilen eserin çeşitli yazmalarındaki farklılıklardan Ahmedî'nin, eserine bu tarihten sonra da 1410 yılına kadar bazı ilâveler yaptığı anlaşılmaktadır. Yazılış tarihi Osmanlı Müellifleri’nde 1405 olarak belirtilmiştir. Eser, I. Bayezid’in oğlu Emîr Süleyman Çelebi'’ye sunulmuştur. Türkiye’de otuz iki kadar yazma nüshası bilinen İskendernâme’nin yurt dışında da pek çok yazmasının bulunması, bu eserin ne kadar beğenilip okunduğunu göstermektedir. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde kayıtlı İskendernâme nüshası faksimilesi, bir inceleme ile birlikte İsmail Ünver tarafından yayımlanmıştır. Eserin Mevlid bölümü içindeki mi‘râciye de Yaşar Akdoğan tarafından neşredilmiştir. Ahmedî’nin en önemli eseri olan İskendernâme, edebiyatımızda bu konuda yazılan mesnevilerin ilk ve en başarılı örneğidir. Eserin aslı Firdevsî’ye dayanmakla birlikte asıl yazarı Nizâmî’dir. Ahmedî eseri kendine göre ele almış, yaptığı eklemelerle mesneviyi telif duruma getirmiştir. Ahmedî, Nizâmî’nin eserindeki bazı olayları çıkardığı gibi kendisi de yeni motif ve olaylar eklemiştir. İskendernâme’de Makedonyalı Büyük İskender’in doğu ülkelerine yaptığı seferler ve fetihler efsaneleştirilerek anlatılmıştır. Eser, Mevlid ve Dastân-ı Tevârih-i Mülûk-ı Âl-i Osmân bölümleri ile ayrı bir önem taşır. Bu eserdeki Mevlid bölümü ile Türk edebiyatında mevlid türünün Ahmedî ile ortaya çıktığı görülür. Aruzun remel bahrinde fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilün vezniyle yazılan eserde 8 754 beyit vardır.

3. Cemşîd ü Hurşîd : Emir Süleyman’ın isteği üzerine, Selmân-ı Sâvecî’nin aynı ismi taşıyan eserinden 1403 yılında Türkçeye çevirdiği bu mesneviyi, İskendernâme’de olduğu gibi eklemeler yaparak telif bir eser hâline getirmiştir. Mefâ‘îlün mefâ‘îlün fe‘ûlün vezni ile yazılan mesnevi, 4 798 beyittir. Eserde, Çin fağfurunun oğlu Cemşîd ile Rum kayserinin kızı Hurşîd arasında geçen aşk anlatılmaktadır. Ahmedî, daha önce Emir Süleyman için yazdığı Cemşîd ü Hurşîd’i, onun ölümünden sonra eklediği başka şiirlerle genişleterek Çelebi Mehmed’e de sunmuştur. Ahmedî eserinde Çelebi Mehmed’i öven ve beyit sayısı 7-9 arasında değişen kaside tarzında dört manzumeye de yer verir. Bu mesnevinin 1444 yılında istinsah edilmiş tek nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ndedir. Eser ilk defa Nihad Sâmi Banarlı tarafından ilim âlemine tanıtılmıştır. Mehmet Akalın 1969 yılında eser üzerinde bir doktora çalışması hazırlayarak gramer hususiyetlerini tespit etmiş ve metin kısmını neşretmiştir.

4. Tervîhu’l-ervâh : Tıp konusunda bir mesnevidir. Emîr Süleyman adına 1403-1410 yılları arasında kaleme alınmış, daha sonra bazı ilâvelerle birlikte Çelebi Mehmed’e sunulmuştur. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Aruzun mefâîlün mefâîlün feûlün kalıbı ile yazılan bu eserin fazla nüshası yoktur.

5. Bedâyi'u’s-sihr fî sanâyi'i’ş-şi'r : Bu Farsça risâle, Reşîdüddin Vatvât’ın (ö. 1177-78) Hadâ'iķu’s-sihr adlı eseri, edebî sanatlara ait açıklamaları özetlenip Farsça örnekleri arttırılarak meydana getirilmiştir. Risâlenin tek nüshası, Mirķâtü’l-edeb, Mîzânü’l-edeb, Mi'yârü’l-edeb isimli eserleriyle birlikte Konya Mevlânâ Müzesi’nde bulunan bir mecmuada yer almaktadır.

6. Mirķâtü’l-edeb : Bu eser hakkında uzun zaman Kâtip Çelebi’nin verdiği bilgiden  başka bir şey bilinmiyordu. Mirķâtü’l-edeb, Aydınoğulları’ndan Îsâ Bey’in oğlu Hamza Bey için yazılmıştır. Arapça-Farsça manzum bir lügat olan eserin altı nüshası Nihad Çetin tarafından incelenmiştir.

7. Mîzânü’l-edeb : Arapça sarfına dair Farsça bir kasidedir.

8. Mi'yârü’l-edeb : Bu risâle Arap nahvine dair Farsça bir eserdir. Mirķâtü’l-edeb’in sadece Konya nüshasında bulunan mensur mukaddimesinden, son iki risâlenin Aydınoğlu Îsâ Bey’in oğlu Hamza Bey için Mirķâtü’l-edeb’e bağlı olarak bir ders kitabı halinde yazıldığı öğrenilmektedir.

Ahmedî’nin Kasîde-i Sarsarî Şerhi ile Hayretü’l-ukalâ adlı eserleri ise şimdiye kadar ele geçmemiştir. Bu iki eserden Kâtip Çelebi ve ona dayanarak diğer kaynaklar bahsetmektedirler.

Latîfî, “Likâî” maddesinde Ahmedî’nin Yûsuf ile Züleyhâ adlı mesnevisinden söz ederek Likâî’nin bu esere nazîre yazdığını bildirmiştir. Fakat eser şimdiye kadar ortaya çıkmadığı için araştırmacılar Ahmedî ile ilgili yazılarında onun böyle bir eseri ile karşılaşmadıklarını belirtmişlerdir.

Halilnâme yazarı Abdülvâsi Çelebi, mesnevisinin Sebeb-i Nazm-ı Kitâb bölümünde Ahmedî’nin ölümü ile yarım kalmış Vîs ü Râmîn adlı bir mesnevisinden bahseder ki bu mesnevi de bugün elde mevcut değildir.

            Eserlerinden Örnekler

Gazel
Ne fettân gözlerün vardur ki kasd eyledi îmâna
Deler cigerleri gamzen girer nâ-hal yire kana

Güle gider iken bülbül yanagun alını görse
Olur âşüfte la’lünden ki azm itmez gülistâna

Eger kim câm-i sagrakdan içerse cür’ayı âşık
Olur imiş harâbâtî ne lâzım ana mey-hâne

N’ola cellâd ise gamzen esirgemez mi insânı
Esirger görücek kâfir garîblıkda müselmâna

Budur Ahmedî’nün âhı yidi göge çıkar vâhı
Sakın ey hûblarun şâhı çıkam gidem Karamân’a

Gazel
Her göz ki anun hayâli bu serv-i revân ola
Şart ol durur ki orada âb-ı revân ola

Her kande yürisen kademüne nisâr içün
Her yanadan hezâr dil ü cân revân ola

Kaşunla gözlerün dil ü cân şikâr ider
Fitne çog olur anda ki tîr ü kemân ola

Sorarlar agzunı ne güherdür diyü bu râz
Cân sırrıdur gerek ki kamudan nihân ola

Vasfunda ol gözün ki dil olur yalan
Her söz ki Ahmedî diye sihr-i beyân ola

Gazel
Salalı anberin zülfün gül üzre tâze reyhânı
Perîşân gönlüm ol dâmun olupdur zâr ü hayrânı

Seher yüzün safâsından dem urdı ol safâdandur
Cihân ü cân kamu rûşen kamu envâr-i rûhânî

Gözün kanumı içdükçe sana efzûn olur mihrüm
Ne efsûnlar okur gör gel sen ol câdû-yı fettânı

Senün zülfün kemendinden gönül cân kurtaram sanur
Ne olmaz fikre düşmişdür gör âhir bu perîşânı

Görenler Ahmedî yaşın iderler nevha hecründe
Ne Nûh’ı zikr eylerler dahi ne mevc-i tûfânı

            Hazırlayan     : Salih ÖZDEN