ŞEYHOĞLU MUSTAFA

                                                Cihânı ko bana cânum gerekdür
                                                N'iderem küfri îmânum gerekdür

                                                Kurıldı gönlüm içre taht-i şâhî
                                                Bana ʻadl ıssı sultânum gerekdür

1. HAYATI
1.1. Adı ve Mahlası
Germiyan coğrafyasının XIV. yüzyıldaki önemli isimlerinden biri olan Şeyhoğlu,  Hurşidnâme isimli eserinde;
“Gözimi gönlimi toldur safâdan
            Ayırma Mustafâ'yı Mustafâ'dan"
diyerek adının Mustafa olduğunu belirtmektedir. Ayrıca çağdaşı ve Germiyan sarayından beri rakibi olan Ahmedî de Divan'ında Şeyhoğlu'nun adını Mustafa olarak zikreder. Zeynep Korkmaz şairin bir adının da ʻSadrüddînʼ ya da ʻSadrıdînʼ olduğunu ileri sürmüştür. Eserlerinden anlaşıldığına göre mahlası ʻŞeyhoğluʼdur. Bazı şiirlerinde ise ʻİbn Şeyhîʼ mahlasını kullandığı görülmektedir. Anadolu sahasının ilk tezkirecisi Sehî Bey, Şeyhoğlu'nu Şeyhî'nin yeğeni Cemâlî ile karıştırmıştır. Bütün araştırmacılar tarafından yüzyıllarca tekrarlanan bu yanlışlık 1926'da Türk Edebiyatı Numuneleri adlı eserde düzeltilmiştir.   

1.2. Doğum Yeri ve Tarihi
Şeyhoğlu, XIV. ve XV. yüzyılda bir kültür ve sanat merkezi durumunda olan Germiyan'da (Kütahya'da) doğmuştur. 1387 yılında yazdığı Hurşidnâme isimli eserinde elli yaşına yaklaştığını, 1401 yılında yazdığı Kenzü’l-küberâ adlı  eserinde ise altmış iki yaşında olduğunu belirtir. Buna göre 1340-1341 yıllarında doğmuş olmalıdır. Hurşîdnâme’sinde yer alan bazı beyitlerden Şeyhoğlu’nun soyunun hem anne hem baba tarafından “ulu kişiler”e dayandığı öğrenilmekte ve diğer eserlerinden de “Şeyhoğlu” mahlasını bu sebeple kullandığı anlaşılmaktadır. Bazı şiirlerinde ise “İbn Şeyhî” mahlası yer almaktadır.

1.3. Ailesi ve Öğrenim Durumu
Hurşîdnâme’sinde yer alan bazı beyitlerden Şeyhoğlu’nun soyunun hem anne hem baba tarafından “ulu kişiler”e dayandığı öğrenilmektedir.  Şair bunu şöyle ifade eder:
"İki başdan benüm aslum uludur
            Kamusı devlet ıssı bahtludur"
Ailesi hem anne tarafından hem baba tarafından saraya yakın, ilim ve irfan sahibi, faziletli, cömert ve ihsan sahibi kişilerdir. Şairin anne ve babasının Hurşidnâme'yi yazdığı tarihte (1387) hayatta olmadıkları anlaşılmaktadır. Şeyhoğlu'nun eserlerinden iyi bir medrese tahsili gördüğü, Arapça ve Farsçayı bu dillerden Türkçeye tercüme yapabilecek derecede iyi bildiği ve Mesnevi'ye hakim olduğu anlaşılmaktadır.   

1.4. Mesleği, Germiyan ve Osmanlı Sarayı İle İlişkileri
Şeyhoğlu Mustafa, Meh­med Bey ve Sü­ley­mân Şâh de­vir­le­ri­nde Ger­mi­yan sa­ra­yın­da ni­şan­clık ve def­ter­dar­lık hiz­me­tin­de bu­lun­muştur. Özellikle Süleymân Şâh devrinde sarayda hayli nüfuz kazanmış ve şahın musâhibi olmuştur. Hurşîdnâme’yi Germiyan Beyi Süleyman Şah adına yazmaya başladıysa da onun ölümü üzerine eseri Yıldırım Bayezid’e takdim ederek hükümdarın çevresine girmiştir. Ay­rı­ca genç­li­ğin­den iti­ba­ren önceleri Germiyan daha sonra Osmanlı saray erkanı içinde yer alan Pa­şa Ağa b. Ho­ca Pa­şa’nın hi­ma­ye­si­ni gör­müştür. Şeyhoğlu, son eseri olan Kenzü'l-küberâ'yı ihsanlarına nail olduğu Paşa Ağa b. Hoca Paşa adına kaleme almıştır.

1.5. Şeyhoğlu ve Ahmedî
Kaynaklarda, Germiyan sahasının çağdaş iki büyük şairi olan Ahmedî ve Şeyhoğlu Mustafa arasında bir rekâbet olduğu kaydedilmektedir. Ahmedî Elvan Çelebi, Şeyhoğlu Mustafa ve Kemaloğlu gibi şairleri daha çok kişiliklerinden dolayı eleştirir. Şeyhoğlu'nu kendisine rakip görerek beğenmez, hatta şiirlerinin çeviri olup bir kısmının intihal (çalıntı) olduğunu söyleyerek onu küçümser. Şeyhoğlu Mustafa ise, Kenzü’l-küberâ adlı eserinde kendinden önceki ve çağdaşı şairlerin adlarına yer verip işlediği konuya göre hemen hepsinden bahsetmesine rağmen Ahmedî’den hiç söz etmemiştir. Hüseyin Ayan'a göre Germiyanlı bu iki şair arasındaki rekabet İranlı şair Selmân-ı Sâvecî'nin Cemşîd ü Hurşîd adlı mesnevisinin tercüme edilerek  yazılış sebebidir. Aynı konuyu Ahmedî Cemşîd ü Hurşîd, Şeyhoğlu ise Hurşidnâme adıyla kaleme almıştır.  

1.6. Ölümü ve Mezarı
Şeyhoğlu’nun 1401 yılından sonraki hayatı hakkında bilgi yoktur. Son eseri olan Kenzü’l-küberâ’da Yıldırım Bayezid’e geniş yer ayırıp onu örnek hükümdar göstermesinden Ankara Savaşı’ndan önce Osmanlı sarayında bulunduğu anlaşılmaktadır. Abdülvâsi Çelebi’nin 1414'te yazdığı Halîlnâme’de şöyle bir beyit vardır:
“Bu Kadıoğlu övse şâhı muhkem
            Düşer Şeyhoğlu’na kim ola epsem”
Bu beyitten hareketle onun bu tarihte hayatta bulunduğu söylenebilir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kütahya Şehri adlı eserinde Kenzü’l-Küberâ’daki tarih kaydına dayanarak Şeyhoğlu'nun vefatının 1401'den sonra olduğunu, Osmanlı Tarihi adlı eserinde ise onun takriben 1413-14’te vefat ettiğini belirtmektedir. Kabrinin nerede olduğu belli değildir.

2. EDEBÎ ŞAHSİYETİ
Şeyhoğlu Mustafa âlim ve sanatkâr kimliğiyle dikkat çekmektedir. Türkçenin inceliklerine vâkıf olan ve devrinin şairleri arasında Nesîmî’den sonra ikinci sırayı alan Şeyhoğlu Mustafa, Arapçayı, Farsçayı, eski kültürü ve kaynakları bilen, dil bilinci ile eser veren bir şair ve yazardır. Şeh-nâme’den, Kelile ve Dimne ve Mesnevî-i Ma‘nevî’ye kadar Farsça ana kaynaklara olan hâkimiyeti eserlerine de yansımıştır. Şeyhoğlu, Kenzü’l-Küberâ’da kendi devrini ve toplumu gözleyip eksiklikleri de tenkit etmiştir. Eser yazmaya tercüme ile başlayan Şeyhoğlu’nun eserlerinde didaktik (öğretici) taraf ağır basar.

Şeyhoğlu, dille ilgili görüşlerine daha çok Hurşîd-nâme’de yer vermiş ve bu eserinde Türkçenin işlenmediğini, soğuk, tatsız tuzsuz, lezzetsiz ve yavan olduğunu anlatarak bu dilin gelişmesi için büyük emek sarf ettiğini belirtmiştir. Eserlerinde Türkçe kelimelere, özellikle halk tabiri ve atasözlerine geniş yer veren, Türkçe yazmakla övünen, gayretli ve başarılı bir şair ve yazar olan Şeyhoğlu, gerçek bir söz ustasıdır. Şeyhoğlu’nun daha çok kısa cümleleri kullanması, tercümelerine âdeta telifî eser özelliği kazandırmıştır. İktibas yapmayı pek tercih etmemiş, ancak âyet ve hadislerin tercümesini vermiştir. Böylece iktibaslarla değil Türkçe ifadeler ile telmihte bulunmuştur. Arapçadan yaptığı iktibaslarda halkın anlayabileceği veya halka yabancı olmayan kısa ibareleri seçmiştir.

Hüseyin Ayan Hurşidnâme üzerinde yaptığı bir çalışmada Şeyhoğlu Mustafa için şöyle demektedir: “Türkçenin edebiyat ve ilim dili olarak gelişmesinde, Şeyhoğlu’nun eşsiz gayretleri görmezlikten gelinemez. Onun, Türk Edebiyatının gelişmesinde gösterdiği gayreti nazımda Hurşîd-nâme ve nesirde de Kenzü’l-Küberâ ve Mihekkü’l-‘Ulemâ adlı eşsiz eserleri ispat etmeye yeterli birer delil olarak ortadadır.”

3. ESERLERİ
3.1. Merzübânnâme Tercümesi
Mensur hikâye ve masallardan oluşan, Kelîle ve Dimne türü bir eserdir. İlk müellifi Mâzenderanlı Merzübân b. Rüstem'dir. Şeyhoğlu kitabı Germiyan Beyi Süleyman Şah’ın emriyle Türkçeye çevirmiştir. Aslı dokuz bölüm (bab) olan eserin tercümesine Şeyhoğlu bir bölüm daha ekleyerek eserinin adını Düstûr-ı Şâhî fî-Hikâyet-i Pâdişâhî koyduğunu belirtmiştir. Eserin Varşova ve Berlin olmak üzere iki nüshası vardı. Merzübânnâme Tercümesi’nden ilk defa söz eden A. Zajackowski eserin Varşova nüshasını tanıtmıştır. 1944 yılında II. Dünya Savaşı sırasında yanan bu nüsha dışında eserin tek yazması Berlin Devlet Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Eser bir dil incelemesiyle birlikte Zeynep Korkmaz tarafından yayımlanmıştır.

3.2. Hurşîdnâme (Hurşîd ü Ferahşâd)
1387'de kaleme alınan 7 903 beyitlik bu mesnevi bir aşk hikâyesidir. Şeyhoğlu bu eserinde çağdaşı bazı yazarlar gibi nazım dili olarak Türkçenin elverişsizliğinden uzun uzun şikâyet eder. Şeyhoğlu, “Ki Türkî nazm edem bir hoş hikâyet / Arab’dan nitekim oldu rivâyet” diyerek eserin konusunun Arap kültürüne ait olduğunu söylese de Arapça kaynaklarda böyle bir hikâyeye rastlanmamıştır. Birbirini görmeden âşık olan Mağrib padişahının oğlu Ferahşâd ile Acem Şahı Siyâvuş’un kızı Hurşîd’in rakipler yüzünden çıkan engeller dolayısıyla geçirdikleri maceraların ve bunların sonunda kavuşmalarının anlatıldığı eserde kişiler İslâmî bir hüviyete sahiptir. Şeyhoğlu mesnevisinde örf ve âdetlere, saray teşrifatına geniş yer vermiş, benzer aşk mesnevilerinde olduğu gibi eserini kahramanlarının ağzından söylediği gazellerle süslemiştir. Hurşîdnâme Hüseyin Ayan tarafından yayımlanmıştır.

3.3. Kâbûsnâme Tercümesi
Fars edebiyatının klasik eserlerinden biri olan Kâbûs-nâme, Keykâvûs bin İskender bin Kâbûs’un 1082 yılında oğlu Gîlân Şah için kaleme aldığı nasîhatnâme-siyâsetnâme türünde bir eserdir. Şeyhoğlu bu eseri, Farsçadan Türkçeye tercüme etmiştir. Nasihatlerle dolu olan Kâbusname iyi bir devlet adamının özelliklerine, yemek yeme usullerinden hamamda yıkanmaya, yıldızlardan geleceği okumaya, kılıç kullanmaya, tıbba ve hatta iyi bir atın nasıl olması gerektiğine kadar akla gelen hemen her konuda dersler içerir. Şeyhoğlu, bu eseri Germiyan beyi Süleymân Şâh için tercüme ettiğini; ancak Süleymân Şâh’ın 1387-88 tarihinde vefat etmesi üzerine eserini Yıldırım Bâyezîd Han’a takdim ettiğini belirtmektedir. Eser, Farsça orijinali gibi kırk dört bâbdır. Aslı Kahire Devlet Kütüphanesi’nde bulunan Kâbûs-nâme'nin ilmî neşri 2011 yılında Enfel Doğan tarafından yapılmıştır.

3.4. Kenzü’l-küberâ ve mehekkü’l-ulemâ
Hayatının sonlarına doğru Paşa Ağa b. Hoca Paşa adına kaleme aldığı, siyaset ahlâkına dair bu eserinde Şeyhoğlu Mustafa, Germiyan ve Osmanlı saraylarındaki tecrübelerini aktarırken bu alanda yazılan diğer kitaplardan da faydalanmıştır. Şeyhoğlu şeriatın unutulduğunu, büyüklerin yoluna uyulmadığını ve âlimlerin sustuğunu görerek eserini yazma ihtiyacı duyduğunu belirtir. Eserde peygamberlerden ve geçmiş padişahlardan örnekler verilmiş, devlet idaresiyle ilgili terim ve deyimler kullanılmıştır. Osmanlıların bir taraftan Avrupa’ya açıldığı fetihler devrinde, diğer taraftan Ankara Savaşı’nın eşiğine gelindiği bir zamanda kaleme alınan Kenzü’l-küberâ, Yûsuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’inden sonra yazıldığı bilinen ikinci siyasetnâme olması yanında devlet ve toplum idaresiyle ilgili verdiği bilgiler açısından kuruluş devri için önemli bir kitaptır. Dört bölüm (bab) halinde yazılan eserin “Padişahlar ve beyler gidişinde”, ikinci bölüm, “Padişahların sîretlerinde ve hâletlerindeki her taifeyle ne resme muamele etmek gerek ve cemî-i halka nicesi şefkat göstermek gerek”, üçüncü bölüm “Vezirlerin ve kalem ehlinin ve nâiblerin revişin beyan eyler”, dördüncü bölüm “Ulemâ revişinde müftülerden ve kadılardan ve vâizlerden” başlıklarını taşımaktadır. Son bölümde ilimlere dair bir tasnife yer verilmiştir. Dil özellikleri bakımından Eski Anadolu Türkçesi’nin önemli bir metni olan eserin transkripsiyonlu metni, edebiyat ve dil açısından yapılan bir incelemeyle birlikte Kemal Yavuz tarafından yayımlanmıştır.

Eserlerinden Örnekler

Şi’r-i Hurşîd
Minnet itme ger virürsen yârun içün cân gönül
ʻIşka cânun terk idersen bulasın cânân gönül

İş ayakda kalmadı kim sonra başa gelmedi
Zâri kılma kalmayasın zâr u ser-gerdân gönül

Bu cefânun cevrün âhır irişesin lutfına
Karanulıkda bulınur çeşme-i hayvân gönül

Hidmete bil bagladunsa irişesin devlete
Işka ger kul oldun ise olasın sultân gönül

Ger mahabbet Düldüline bindün ise sıdk ile
Gel berü meydân senündür kıl bu gün cevlân gönül

Kaynayup taşdukça çün dürler dökersin fevc fevc
Âferîn esrâruna cûş eyle i Ummân gönül

Dünyede ad ise bârî sende hâsıldur murâd
İ gönül handân gönül olma gönül giryân gönül

Şi’r-i Hurşîd
Bu dün ol kamer ki gördüm yürür idi şâl içinde
Ne felek düşinde gördi ne melek hayâl içinde

Nice Yûsufun bahâsın yir ise halâl olsun
Çü cemâl gösterüpdür bu gün ol kemâl içinde

İki kaşınun hilâlı ki ulaşmış ay alında
Bu ne sun olur ki bedrün görinür hilâl içinde

Tudagı nebât ü rengin kelecisi cerb ü şîrîn
Acebâ ki bislenüpdür dili yag u bâl içinde

Bu ne dürlü kurb u vuslat bu ne resme zevk u sohbet
Ki firâk idi müsellem girü ol visâl içinde

Nesebi anun Sikender ya hod Îreç ü ya Dârâ
Hele Rüstem-i zemândur kad ü yâl ü bâl içinde

Katı kalmadı mecâlüm katı müşkil oldı hâlüm
Kamu derd-mendi Hakka komagıl bu hâl içinde  

Şi’r-hânden-i Hurşîd ü Zârî-kerden

Câna cân olmayıcak dünyâda cânı n’iderem
Çün ki cânı n’iderem her dü cihânı n’iderem

Hüsni devri bana şol devr idi kim bedr-i temâm
Çün ki şakk oldı dahı devr-i zemânı n’iderem

Yâr elinden bana çün gelmedi bir nâme nişân
Giderem dünyede ben nâm u nişânı n’iderem

İki âlemde murâdum benüm ol kândur kân
Çü kenâremde degül kevn ü mekânı n’iderem

Çü ziyân oldı bana assı vü ser-mâye kamu
Satu bâzârı kodum assı ziyânı n’iderem

Bu gün ol cân ile ger tatluya dirlerse girem
Yarın ansuz çü naîm hûr u cinânı n’iderem

Çü emîn oldı medârında hemîşe Hurşîd

Yâr emîn olmayıcak ömr-i imânı n’iderem